fantastik roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fantastik roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2016 Cumartesi

Uzunyol - Susayanın Uyanışı pdf dosyası olarak free tam sunum


.....................................................................................
PDF dosyası. Uzunyol - Susayanın Uyanışı
........................................................................

https://drive.google.com/file/d/0B_lFCbDlLcaiT3UwbEZESGtpSHM/view?usp=sharing

Epeydir uğramadım blogger diyarına, bir iki küçük dokunuş bırakayım :)

8 Ekim 2012 Pazartesi

Bazen yazarsın, bazen yazamazsın...

http://noahbradley.deviantart.com/art/Our-Grasp-of-Heaven-331364538
Bu 2012 Ölülerin İntikamı ve Güneş ve Ölüm öykülerinde bir şey var ama anlayamadım. Araya bir şey giriyor ve bu öyküler yarım kalıyor. Bilmiyorum; Belki de bu öykülerin bitmeden böyle kalması daha mı iyi. Sanırım Güneş ve Ölüm'e bir bölüm daha ekleyebilirim ama bir yandan da "ekleme, bırak böyle kalsın" diyorum kendime. Neyse, bakacağız artık duruma.
http://veinsofmercury.deviantart.com/art/Stagnation-And-Time-331372367

22 Ağustos 2012 Çarşamba

Yazmak Yok, Yok İşte...




Bu aralar içimden yazmak gelmiyor. Bir iki öyküye dair notlar alıyorum. Ama hepsi o. Tarihe not düşüyorum; Bir daha elim kaleme gitmezse bil ki pes ettiğimden değil, tükendiğimden. Dolmuyor sülalesini şirinlediğimin pilleri...


14 Temmuz 2012 Cumartesi

Bunca İnsan Yalnızken




Bunca insan yalnızken neden bunca insan yalnız?

Karşıımızdaki insanı değil de karşımızdaki insandan bizim ihtiyaçlarımızı karşılmasını istediğimizden olabilir... Yüzyüze gelip sadece o anı yaşayamadığın birisiyle bir geleceği nasıl yaşayabilirsin? Sadece beklentiler ve planlarla; Şimdiki zaman olmadan nasıl yaşanacak? Bu yüzden bunca insan yalnızken bunca insan yalnız.

Çıkar üstündeki benlik elbisesini, ruhun denen çıplaklığınla kal... Sev. Bir daha sev. Ver kalbini. Paylaş kendini, suya hasret bir seyyahla suyunu paylaşır gibi.


(hoş bir şarkı olduğu için katıverdim araya, yani aşık filan değilim, maalesef...)

1 Temmuz 2012 Pazar

Susayanın Uyanışı



Kitabı çıkardığımdan bu yana "abi çok pahalı" diyen arkadaşlara verdiğim cevabı yazılı hala getirmek istedim ve bir de haber vermeye geldim.

Arkadaşlar, bu kitabı kendi imkanlarımla çıkardım. Babadan armatör fabrikatör filan değilim, kıtkanaat hayatta kalıyorum. "Kitabı ben kendim çıkaracam ulan, yerim sizin editörlüğünüzü de yayınevinizi de..." dediğimde bana çıkartılan iki fiyat vardı. İkisi arasında benim için büyük fark vardı. Ben de bana uyanı seçtim. Sonuçta kitap için seçtiğim pakete göre kitap ilk etapta 150 adet basılacaktı; 100 tane bana, 50 tane Cinius'a. Kitabın satış fiyatını Cinius belirleyecekti ve bu pakete göre bir daha bu 150 tanenin üzerine kitap basılacağında ben ekstra para ödemeyecektim. Kitap kendini basacaktı. Söylerken kulağa hoş geliyor. Ama iş pratikte pek öyle hoş olmadı, en azından benim için.

Emsal kitapların fiyatı 14-16 lira arasındayken tutup yerli okurdan benim kitaba en uygun satıldığı yerde 26 lira vermesini beklemek biraz salaklıkmış. Tamam, epey bi salaklıktı. Hatamı kabul ediyorum ama biraz da o an için başka bir alternatif göremediğimden kabullendim riski.

Neyse, bundan sonra ikinci bir kitabı çıkartma düşüncem var, ufaktan araştırıyorum fırsat buldukça. Herhalde Kovan Savaşlarını çıkartacağım. Ve sanırım bu defa sevgili Ömer Faruk Hüsmüllü abimin yolundan gidip araya yayınevi filan koymadan kendim yapmaya çalışacağım. Biraz daha meşakatli olacak diye düşünüyorum ama olsun, bir de böyle denemek istiyorum.

Çok uzatmayayım. Rapidshare ile internetten dosya paylaşma yöntemini kullanmaya karar verdim şu aşamada. Bu ne demek? Susayanın Uyanışı çıkarken dizgi onayı için bana gönderilen pdf dosyasını rapid'e yükledim ve işte indirme bağlantısı da bu https://rapidshare.com/files/2985198102/Susayanin_Uyanisi.pdf demek. Susayanın Uyanışı'nı pdf olarak indirebilirsiniz bu linkten. Okuyup beğenenler de bir zahmet Türk Edebiyatına - yani bana- bir katkı için lütfen bir kitap alsın artık. Bak beğenenler diyorum, beğenmeyene yine bir şey yok. yok olm böyle bir pazarlama yaa, benden hayatta tüccar olmaz. Zaten pazarlık etmeyi de zerre bilmiyorum...

23 Ağustos 2011 Salı

Ankara'da Soğuk Gece




Kitabın yazarı Korkut Aldemir. Ankara'da Soğuk Gece, Laika Yayıncılık'tan çıkmış. 330 sayfa. Kocaeli kitap fuarında Xasiorkcu arkadaşların Xasiork öykü yarışmasında dereceye girenlere vermek üzere getirdikleri kitaplardan biriydi. Nasip banaymış, bu kitabın yolculuğu bende son buldu, yani şimdilik bende..

Kitabı okumayı daha bugün bitirdim. Beklediğimden daha hızlı bitirdiğimden yanımda yedek kitap yoktu öyle ziyan oldu iki koca saat.. Neyse..

Kitap fantastik türde. Lakin öyle içinde devler, cüceler, ejderhalar, elfler yok.. Macera günümüzde ve dünyamızda geçiyor.. Pardon öyküde bir tane cüce var ama o sayılmaz..

Öykü ve öykünün işlenişini, yazarın dilini ayrı ayrı değerlendirmek isterim. Korkut Aldemir genç bir yazar. 1978 doğumlu. Yazarlar için bu genç bir yaş (Ben de bu yaştayım ehem ehem). Daha önünde yol var ama doğru yolda olduğunu söylemek isterim. Bir romanın başına oturup onu yazıp bitirmiş olması bile buna işaret eder. Bir romanı yazmaya başlamak her edebiyatseverin yapabileceği bir şeydir lakin yazmaya başladığın romanı bitirmek öyle kolay değildir. Kendisini kutluyorum, bu işi Türkiye'de yaptığı ve yayıncı bulabildiği için ikinci bir kez daha kutluyorum, ben yayıncı bulamadım mesela. Helal olsun Korkut.

Öykünün konusu benim alıştığım maceralardan değil. Bir iyiyle kötü savaşını hissedemedim. Vardı diyenle de tartışmam. Macera ve aksiyon vardı ama sadece bunu hissettim. Bir kahramanın eksikliğini tıpkı bir gün önce yazdığım diğer eleştiri yazısında olduğu gibi burada da dile getirmek zorundayım. Cem, Gökhan ya da Devor birer kahraman olmak için yeterli değildi. Devorda karizma varımsıydı ama yoktu. Devor havada kaldı, zaten olsa olsa anti kahraman olurdu heralde.. Cem'e ısınamadım. İlk başlarda fena da gitmiyordu oysa, hafiften Peter Parker havasında bir kahraman olabilir diyordum ki sonradan bence bocalayıp işin tılsımını bozdu. Gökhan havada ve yavan kaldı ki o da ilk başta fena bir giriş yapmamıştı. Patron ve Müdür karakterleri çok iyiydi. Hoşuma gittiler. Can John da hiç fena değildi.

Korkut yazdıkça ve öyküleri, kitapları devirdikçe iyi işler çıkaracak kanaatindeyim. Öykünün günümüzde ve dünyamızda geçmesi benim için zorlayıcıydı çünkü ben fantastik ve diğer diyarlar okuyucusuyum, başka bir türde roman okumam.. Erotikleri saymassak işte..

Bazı diyalogları acemice ve çok suni bulduğumu ifade etmeliyim. Özellikle iyi ile kötülerin karşılaştığı karşılıklı sahnelerde zorlama klişe sözler hissettim ve bu burnumu büktü– diyaloglarını ekstra gözden geçirmeli, biraz zayıf kalıyor.. Yine de kitap genel olarak iyiydi ve Türkiye'de geçen, Türkçe karakterlerin maceralarını okumak farklı ve hoş bir tad bıraktı. Daha fazla Türk yazarın daha fazla vatan kokan eserlerini ileriki günlerde daha bol sayıda bulmak dileğiyle..

Sonuçta bir; Kahraman bir karakteri iyi çizmeli.. İki; Diyalogları üzerinde biraz daha sıkı çalışmalı. Gerisi zaman işi. Doğru yoldasın Korkut Aldemir..

İki eleştiri yazımı (Tılsım-ı Kudret ve Ankara'da Soğuk Gece)da şöyle bir gözönüne getirdiğimde kendime kızdım açıkçası. Bu arkadaşlara haksızlık mı yapıyordum, kıskançlık mıydı lan bendeki?
Yok lan dedim kendime.. Yeri gelince Salvatore'ye de, Tolkien'e de, Feist'e de(Ejderha Mızrağını döve döve yoruldum zaten) eleştiri sopasını sallamaktan geri kalmayan kıl ve uyuz bir tiptim zaten. Aslında arkadaşlara karşı korumacı bile yaklaştığım söylenebilir. Ben kendimi onları eleştirdiğimden daha sert eleştiriyorum.

Türk yazarların eserlerini alın, daha da önemlisi onları okuyun anacığım. Türk edebiyatını Fransızlar kurtarmayacak, Türkler kurtaracak. SEN kurtaracaksın.

Yav, Okur.. Aslında senden çok şey beklediğimin farkındayım ama, neyse..

Sevgiyle..

Tılsım-ı Kudret Eleştirisi




Geçenlerde Kitap Fuarı Kocaeli'deydi. Bir gidelim bakalım dedim. Hem zaten yazı gönderdiğim sitelerden birisi olan Xasiork da orada fantastik kurgu konulu bir söyleşi yapacaktı. Sosyallikten zerre hoşlanmasam da gidecektik artık..

Fuarda Beyaz Hoca'yı ve Turgut Özakman Abimizi gördüm. Yaklaşmak istesem de yaklaşamazdım herhalde. Turgut Özakman'ın etrafı imza isteyen kuyruk tarafından yılan gibi sarılmıştı. Beyaz Hoca'nın da galiba badigardı yanındaydı.. Hem zaten ben o kadar sosyal bir insan değilim. Hadi Jenifer Lopez filan olsaydı gider bi imza isterdim, sırf biraz daha yakından göreyim diye..

Fuarın üstünden epey geçti diyebilirim ama izlenim yazısına dönüşen bu yazıyı yazarken bak yine hatırıma geldi. Fuardan aklımda kalan şeylerden biri de çok hoş çikolata renkli bir hanımefendi. Ne güzel bir gülüşü vardı. Türkiye'de Türkçe konuşan ve yedi sülaleri Türkiye'de birkaç yüzyıldır yaşayan Afrika kökenli yurttaşlarımız olsa da.. Karşımda bütün o yapay sarışınlar ve kızıl,esmer, kumral hengamesinin arasında çikolata renkli bir ahu görmek ilginç bir deneyimdi doğrusu.. Neyse ben ne yazacaktım nereye geldim..

Efendim gideyim bir iki kitap alayım hazır buraya kadar gelmişken dedim. Xasiorkcu çocukların gelmesine daha vardı. Ben de hemen uzandım daldım içeri. Biraz bakındıktan sonra Laika Yayıncılık standını gördüm. Altıkırkbeş Yayıncılıktan bir arkadaşla (adını öğrenmiştim ama unuttum. Kusura bakma birader) kısa bir sohbetimiz oldu. Fuardan, okurdan, fantastikten ve Altıkırkbeş'ten kısa bir lafladık.. Ben bir Drizzt Kitabı alırken bana Tılsım-ı Kudret'i de gösterdi. İlk başta sorduğum "aga, aksiyon macera var mı?" sorusuna dürsütçe cevap verdi. Geçmiş ve günümüz arasında gelip giden bir öykü dedi ama bana kitabı iyi pazarladı doğrusu. Hem zaten ben de artık yerli edebiyatı desteklemek için bir yerden başlamalı diyordum. Kitabı aldım.

Xasiokcuların toplantıda yanlarında getirdikleri kitapları dağıttıkları bir anda baktım benden başka kimse ortaya çıkmamış, elime üç kitap geldi. Bir tanesi de yine Tılsım-ı Kudret idi. Diğeri de Korkut Aldemir'in Ankara'da soğuk Gece isimli kitabıydı. Neyse sonradan gelen arkadaşlarla elimdeki kitapları paylaştım bana Ankara'da Soğuk gece kaldı. Şu anda onu okuyorum.

Tılsım-ı Kudret, Göktuğ Canbaba'nın bir kitabı. Kitabın kapağı çok hoş. Çok beğendiğim çizerlerden biri olan Ertaç Altınöz'ün (http://ertacaltinoz.deviantart.com/gallery/) hazırladığı kapak çalışması çok cici (http://ertacaltinoz.deviantart.com/gallery/?offset=24#/d319e9b). Yanlış hatırlamıyorsam kitap aslında kitap değil de bir resimli roman/çizgi roman olacaktı ama sonra proje kitaba çevrildi diye duymuştum. Yazık.. Ertaç Altınöz neler döktürürdü kimbilir..

Eleştiriler önce. Ben günümüzde geçmeyen, eski zamanların fantastik eserlerini seviyorum. Genelde, yani %99 okuduğum tür budur. Beton ne kadar esnerse benim okuma tarzım da o kadar esner. Bu seferlik Türk edebiyatı için esnedim. Lan gene iyisiniz haa.. :) Esnettiniz beni. Ne diyordum.. Bence geçmişte geçseydi hikaye ve günümüze hiç uğramasaydı daha iyi olurdu. Yazarın seçimi, saygı duymak zorundayım. Ikinci eleştirim, kitap daha uzun olabilirdi. Bence bir yüz sayfallık daha olmaya yatkındı çünkü kitabın eksik yazıldığını hissettim. Bence bir iki konu yeterince açıklanamamış ve çok hızlı geçmiş. Asıl karakter konuda önemli bir rol üstlenmesine karşılık bu rolü yeterince iyi açıklanmamış yani esas oğlanı yeterince iyi tanıyamadığımı hissettim. Eski sevgilisi ve ondan önceki asıl aşkıyla ilgili biraz daha bilgi olmadan anlatılan bazı şeyler yavan geldi bana. Ayrıca bir iki yerde geçişlerin çok hızlı olduğunu düşünüyorum. Sadece bir iki yerde ama sert bir kasise girmiş gibi genel okuma üzerinde sıkıcı bir etki yaratıyor bu durum, bence yani..
Bir kahramanın eksikliğini duydym romkan boyunca. Benim okuma tarzım bu, bir kahramana ihtiyacım var. Karizması olmalı, bir şekilde yakın olmalı. Anti kahraman bile olsa bir karizması olmalı. Fransız bende böyle bir his uyandırmadı.

Eleştirilerimi çok sert tutmadığımı umuyorum çünkü gerçekten Tılsım-ı Kudret'i okurken geçirdiğim zamanı kayıp olarak görmüyorum, haksızlık etmek istemem. Kitaptaki hikaye güzel, anlatım yer yer yukarda ifade ettiğim kasislere girse de kitabın genelinde iyi ve kendi evrenini yaratmakta başarılı. Keşke biraz daha genişletebilseydi bu evreni. Eski Osmanlıda geçen biraz daha aksiyolu bir maceraya dönüşseydi tadından yenmezdi. Hikaye çok çabuk ve hızlı bitti. Dedim ya bir yüz sayfaya daha ihtiyacı vardı bence.

Her şeye rağmen bu kitap bence başarılıdır. Türkiye gibi edebiyatın ayaklar altına alındığı.. Editörlerden torpilli eş-dost-tanıdıkların nimet gibi aptal okur güruhlarının gözüne sokulduğu bir ülkede.. Okurun aslında neyi okuduğunu bilmeyen salt popüler alıcı olduğu bir ülkede.. Göktuğ Canbaba'nın bu eserini kutluyorum. 10 üzerinden 7 Veriyorum. Feist abinin son okuduğum kitaplarından birine, bir iki sayfadaki çok etkileyici bir anlatımın yüzü suyu hürmetine, 6 verdiğim düşünülürse Tılsım'ı ondan daha çok beğendiğimi anlamışsınızdır.

Baharat Tüneli ve Bodur Nafi ile mutlaka tanışın. Bu kitabı okuyun. Fantastik okuyorsanız bu kitabı okuyun.

Bu yazıyı hikayede yer tutan tılsımlı şiirin mısralarıyla bitiriyorum.

"Uğultuların arasında bir ses duydum,
Öte diyardan bir haykırış.
Araladım bin zincirli kapıyı ardına dek,
Korkuyla kavrulan birini buldum.
Kıl gibi ince bir ipin üzerinde yürüdüm,
Kanım yere damlarken insan tohumlarını gördüm.
Bedenim alevin korudur, yalanın özü,
Ateşten toprağa, hiçlikten varlığa döndüm."

8 Mayıs 2011 Pazar

Levent Ölçer ile Röportaj (by Rüya)

Epeydir izini kaybettiğim bir arkadaş geçenlerde izimi buldu. "Kitabın için seninle röportaj yapıcam, sen de yayınlican" diye acayip, garip bir emir verdi. Saçma ama çok eğlenceli buldum. Hem onu görmeyi de çok istiyordum. Iyi oldu, çok güzel oldu. Teşekkürler Rüya(!!) hahaha
(deşifresi biraz zorladı)

*******


L-Beni nasıl buldun. Sesini duyunca ne kadar şaşırdım anlatamam :D
R-Merhaba yabancı. Ben de seni tekrar gördüğüme sevindim :)
L-Seni serseri. Gel buraya. Bir yanak ver.
R-Her zaman çok tokgözlüydün. Sadece yanak mı istiyosun?
L-Beni utandırma. (XOXOXOX Öpücükler ve sarılma.)
R-Sen utanmazsın Levent.
L-Hadi lenn :)
R- :D
L-Yıllar oldu. Aaa, sana nasıl hitab edeceğim. Rüya mı yine?
R-Rüya sence de çok güzel bir isim değil mi?
L-Gerçek adını söylemeye hala niyetin yok mu? (Rüya gibisin demiştim. Adım Rüya zaten demişti. Ama ben hala emin değilim, o kadar tatlı bir oyunbaz ki :D Rüya :) XoX)
R-Gerçek olmadığını nerden biliyosun?
L-Hep bir bilmece gibiydin :)
R-Beraberliğimiz ne kadar kısa sürmüştü ama şu hale bak.. Yıllar sonra yeniden konuşuyoruz ve sanki geçmişte yıllarca sevgiliymişiz gibi.
L-Çokk.. nasıl derler.. Eee.. Hani böyle.. Yoğun..
R-Derin, ateşli, tutkulu, neşeli, acılı, sevgi dolu, şiddetli, yakın.. Bir beraberlikti.
L-Rüya gibiydi. :) Seninle röportaj yapmak istiyorum dediğinde yazar olanın ben olduğumu düşünmüştüm. Kelimeleri hiç fena kullanmıyorsun.
R-O kadar sene üniversiteyi boşuna okumadık. Biraz mürekkep yalamışlığımız var :) Röportaja dönelim. Sen nereye bakıyosun öyle? :D
L-Ne hoş çanta :)
R-Sendeki bu çanta merakı nerden geliyo Levo?
L-Yav bu kızıl saçlarla bu mini eteği uyuzluk olsun diye mi kuşandın? Gözleri de yemyeşil lenslemişsin?
R-Biraz taciz ediyim dedim :D Beğendin mi?
L-Odaklanma sorunu yaşıyorum. Yani sana odaklanmakta sorun yok ama konuşmakta zorlanıyorum. Bu ne biçim röportaj hiç not tutmuyosun sen ya?
R-Ne notu be? Ben ses kayıt yapıyorum. Sen yazıya geçirirsin.
L-Eeh, ne anladım ben bu röportajdan?
R-Beraber olduğun biri var mı?
L-Bir anda özel hayat sorularıyla başladık galiba röportaja? Öyle mi?
R-Kesinlikle öyle. Cevap lütfen! :D
L-... Aslında..
R-:D Adı ne?
L-Sana ne beaa :D (Masa altından ayağa tekme) Aaaaaaahh!!Ohaa, ne biçim çizme onlar öyle. Demir burunlu mu?
R-Adı ne? :)
L-Birisi hem var gibi hem de yok. Karışık bir konu. Bir süredir gözlerimi alan bir hanımefendi var ama bazı nedenlerden henüz konuşma fırsatım olmadı.
R-Beni ayaküstü minibüste tavladın Levo, masal okuma. Nasıl fırsat yaratamıyosun?
L-O akşam, seninle ben.. Bilmiyorum, o akşam gerçekten ben zaten bi acayiptim. Sanki bi değişim geçiriyordum.. Uzun hikaye, bir dolu geçmişi olan bir geceydi o.. Ve o minibüse bindiğimde, sen karşıma o gözlerle çıktığında.. Bir anda.. Hem, :D Bi kere sen tavlanmaya dünden razıydın zaten. Gözlerin gözlerimi esir almıştı.
R-Terbiyesiz! :D Nasıl konuşuyon sen öyle! Beni nasıl bi kız sanıyosun sen! :) Elimi ilk tutan sendin! (masa altından bir tekme daha)
L-Alooo, acıtıyo. Mosmor etcen bacaklarımı. Harbiden, demir uç mu var o postallarda?
R-Neden konuşmuyosun? Şu hanımefendiyle. Düzgün birisin sen Levo. Senden iyisini mi bulacak?
L-Teşekkür ederim Rüya hanım. İltfat ediyosunuz.. Ve.. Çıktığı biri var.
R-Bana çocuğu göster, ben onu ayartıyım, sen fotoğraflarımızı çekersin. Sorun hallolur :D
L-Geçen yıllarda epey bi militanlaşmışsın :D Zaten sağlam pabuc değildin :)
R-Ya.. İyilik de yaramıyo sana :D Ama tek neden çıktığı birinin olması değil, değil mi? Levo?
L-Bu sonuca nasıl vardın Rüya hanım? :)
R-Senin gibi birini daha tanıyorum, Levent. Çok benziyosunuz. Senin ne düşündüğünü biliyorum. Nasıl düşündüğünü biliyorum. İkinize de çok kızıyorum.
L-Çok karıştırma Rüya.
R-Peki.
...
L-Özlemişim seni be Rüya.
R-Canımmm.. Ben de seni.. (oooxoxo)
....
L-Yanlış anlama Rüya, sessizlikten hiç şikayetçi değilim ama..
R-Ne biliyim be. Aman. Birden o günlere gittim. Hem çok uzak hem çok yakın geldi. Sen, ben. Yağmurlu gri günler..
L-Yağmur..
R-Ne oldu?
L-Hiiç. O günler gerçekten çok yağmurluydu değil mi?
R-.. Evet. Bardaktan boşanır gibi.. Ama bizim için sorun değildi. Zaten evden pek çıkmamıştık :D
L- :D Doğru. Sadece birkaç gün. Düşününce bu kadar kısa sürede bu kadar yakın olmamız çok inanılmaz geliyor..
R-Romanını gördüğümde çok sevindim. O günlerde çok sıkı çalışıyodun. Sonunda hayalini gerçekleştirmen çok güzel :)
L-Okudun mu len?
R-Evet. Çok beğendim. İlk romanın olmasına rağmen çok güzel yazmışsın.
L-Cadı, Okumadan sallıyosun :D
R-Aa, sana ne yalan borcum var be. Bak şimdi. (Rüya anlatır, anlatır, anlatır, sorulara cevap verir.)
L-Harbiden okumuşun lan.
R- :D
L- Cidden nasıl buldun?

R-Önemli karakerler içinde hiç hatun yok. Not kırıyorum. İlk yarıda senin de dediğin gibi olaylar yavaşça örülüyor. Not kırıyorum. Biraz ağır kalıyor bu ilk bölüm. Sonra ikinci yarıda epey hareket oluyor. Buraları iyi :D Tam benlik. Başkötü bir karakterin yok. Not kırıyorum. Genel olarak iyi, yabancı bi isimle piyasaya verseydin iyi satardı. Şimdi seni zorlayacak.
L-Hikayenin gidişi hanım karakterleri biraz devredışı bıraktı ama devam öykülerde aklımda hatun kişilere biçilmiş önemli roller var. Başkötü meselesine gelince, bu ilk roman Uzun Yol evrenine giriş niteliğinde olduğu için bir başkötü öyküsünden ziyade tarihi bir olayı anlatan bir öykü oldu. Yani Uyanışı anlatan.
R-Susayan kim?
L-Aslında o konuda iki cevap verebilirim. Bir Susayan gerçekten var. Ama bunun yanında bir de asıl olarak anlatmak istediğim savaşın ve de çeliğin ete, kana, cana susamışlığı.
R-Hmmm, Anladımss.
L-Kıymetlimisss?
R-Tolkien'den çok etkilendin mi?
L-Etkilenmem mi? Liseden sonra yani 1996 yazından sonra iki yıl üniversite sınavına gircem diye gezindim durdum. Bu arada Çizgi Romanlar ve Tolkien ile ciddi haşırneşirliğim oldu. Hatta kabaca kendim bi çizgi roman yazıp çizeyim diye denemelerim bile oldu?..
R-Hadi yaa? Cidden mi? Eee, nasıl oldu?
L-Olmadı :D
R-:D Niye ya?
L-Çizecek yetenek ve sabrım yoktu. Bir çizgi romandan dişi ve erkek karakterlerin birer pozunu kopyalayıp üzerlerine kendi yüz-saç-kostüm-silah-vs ekleyerek karakterler tasarlıyordum. Bir ara elimdeki çizgi romanları kullanarak kendi kurgumu yapmayı denedim. Aklımdaki öyküyü resimlemek için tek tek uygun pozları kopya çekip montajla bir öykü kurmaya çalıştım?
R-Hırsızsın lan sen?
L-Rica ederim, lütfen abartmayalım, Rüya hanım. Sadece ödünç aldım. Bir denemeydi. Epey uğraşmıştım hani. Kopyala, gölgelendir, kostümü ayarla, yüzü değiştirmeye çabala.. Epey uğraştım..
R-Sonuç?
L-Çizgi romanla ilişkimin sadece okur seviyesinde kalmasına karar verdim.
R-:D (gülmekten katılıyor Rüya Hanım)
R-Yine de hala ÇR yazabilirsin Levo?
L-İyi bir çizerle kendi bilim kurgu evrenime dair çalışma yapmak isterim doğrusu. Hani şöyle 6 ay 1 senelik 200-300 sayfalık tek bir öyküyle dünya çapında bir iş yapmak fena olmazdı. Haftalık biçimde yayınlanan 30-50 sayfalık ABD ekolünü izlemek yerine kendi Türk tarzımızı oluşturmuş olurduk.. ama.. Maliyet işte beaa :D Böyle bir proje batmayı göze alarak ve aslen yurtdışı hedefle gerçekleştirilebilir. Yurtiçinden hiç umudum yok.
R-Çok karanlık söyledin bunu. Gerçekten bu ülkeden umudu kestin mi?
L-Rüya, benim bu romanım 3-5 senedir internette. 4 Bölüm halinde izedebiyat.com sitesinde yayınlamıştım. 3 bölümü siteden kaldırdım ama o 4 bölüme toplamda 20 bine yakın tıklama var. Kaç yorum yapılmış bir tahmin et?
R-...Hiç ila 10 arasında desem.
L-1 rüya. Bir. Yazı ile ve rakam ile bir. 600 küsür sayfa yazmışım. En azında 20 bin tıklama içinden bir tanesi tamamını okumuştur diyorum. Yahu yarısını okumuş ol. Yav, hadi çeyreğini okumuş ol. Bir iki satır yazmayı çok görmüşler. Emeğe saygı emeğe saygı diyolar nerde bea emeğe saygı? Hiç tıklanmamış olsa eyvallah diyecem, 20 bin tıktan en azında 100 okur çıkar desem Bir tane yorum çıkıyor. Teşekkürler Türkiye, Seni seviyorum. Yok be Rüya, ben yurtdışını hedeflemeyi cidden düşünüyorum. Türkiye daha bu fantastik kurgu ve bilim kurguya hazır değil galiba. Belki de erotik yazmalıydım.
R-Yazmışın zaten:D Hatta erotikten biraz daha öteye mi gitmiş? :)
L-Okudun mu? :D hahaha
R-Bir ara o 1996 öykülerinin gerçeklik derecesini de konuşalım, levo?
L-Yok öyle bi şey. :)
R-Uydurmam mı diyorsun, konuşmam mı diyorsun? :)
L-Tolkien konusu yarım kaldı diyorum..
R-Kaçıyosun Levo :) konuyu değiştiriyosun. Neyse. İzin veriyorum, şimdilik.
L-Tolkien'le tanışmam İzmir'de okuyan bir arkadaşımın bana tavsiyesiyle oldu. FRP konularıyla ilgileniyordu, ben de o aralar kendi Entertainment Company'imi nasıl kuracağıma dair planlar yapıyordum. Yeni bir RPG hasar sistemine dair formüller filan yazmaya çalışıyodum.. Vs.. Sene 1997 ya da 98 idi. Askere gitmemden önceki o yaklaşık sekiz aylık dönem yanılmıyorsam. Elime Yüzüklerin Efendisini ilk aldığım ve ilk sayfaları devirdiğim andan itibaren hayatım bir daha eskisi gibi olmadı. Gülme lan. :D Harbiden öyle. Hayatım kaydı desem bir bakıma yeridir. :D zaten meyilliydim, hayallere, rüyalara tutkun bir yapım vardı.. Ne biliyim belki de yengeç burcunun laneti ya da ismimin numerolojik sonucudur.. ya da ikisinin bir birleşimi.. Her neyse yav.. Askerlik süresince Hobbit kitabı ve Conan çizgi romanlarıyla geçen günlerde Uzun Yol dünyasının temellerini atan notlar almaya başladım, hikayelere dair fikirler ürettim. Kaba bir mitolojinin temellerini attım. Tolkien gerçekten yönümü göstermiş ve beni cidden üretmeye yöneltmiş bir yazardır.
R-Salvatore'yi de okumuşsun.
L-Sen nerden biliyon Salvatore'yi kız?
R-Bir dönem hastasıydım. Sonra öldürdüğü herkesi geri getirmeye başlayınca sıkıldım. Gerçekten yaa, çok baydı.
L-O konuda katılmak zorundayım. Ben dahil pek çok hayranı aynı şeyi söylüyor. Adam karakterlerine kıyamıyor :D
R-Sen kıyacan mı? Yani mesela Merkulin ya da Elvin, Ronnir, Jullis için planların var mı?
L-Aradaki öykülerin hepsine dair notlarım yok ama öykülerin bir döneminin sona bağlanmasına dair planlarımdan ne yazık ki bütün kahramanlarım sağ çıkamayacak.
R-Ronnir'e dokunursan gözünü oyarım Levo!
L-Cüce sevici seni :D
R-Levo, ciddiyim.
L-Hadi lenn. İpucu yok. Gereken yerde kahramaların bazıları diğerlerinden daha büyük bedeller ödeyecek. Kalmak mı daha büyük bedel gitmek mi kim bilir?
R-Meraklandım şimdi! Yazmaya başlasana be. Ne oyalanıyosun? Hadi hadi çabuk :D
L-Rüya, heralde tek hayranım sensin. Yanlış anlama ama kişiye özel kitap yazmak epey zahmetli. Zaman ve emek demek yazmak. Karşılığında maddi bir şeyi bırak iki satır eleştiri ya da beğeni duymayınca işler daha da zorlaşıyor.. Karanlığın içinde bir yere varmadan boşa kürek çekiyorsun. Anlatabiliyor muyum? Yazmanın laneti bu. Bazen çok çok zorlaşıyor. Yazmak ayrı dert, yazamadan yaşamak ayrı dert.
R-Anlıyorum.. Nasıl yazıyosun?
L-Hikayeyi ya da konu olacak düşünceyi önüme alıyorum. Derin derin düşünüyorum. Notlar alıyorum. İlk önce içimde duygusunu ve müziğini geliştiriyorum. Hikayelere dair parçalar bir kocaman yapbozun parçaları gibi içimde yığılı oluyor. Saçıyorum ortalığa ve yavaş yavaş notlar alarak düzenleyerek, notları geliştirip büyük resme doğru yavaş yavaş yol alıyorum. Resim karakalem haliyle ortaya döküldükten sonra renkli haline geçiyorum; yani yazmaya başlıyorum.
R-Yani bütün hikayeyi aklında yaratıp sonra yazıyosun. Zor olmuyor mu?
L-Aslında kolay oluyor ama bazen kazacıklar oluyor :D
R-Kazacıklar? :)
L-İlk aldığım notlar ile Susayanın Uyanışı arasında bazı yerlerde bana göre büyük farklılıklar var. Bir kez yazmaya başladıktan sonra hikaye kendisi de kendine biraz yön vermeye başlıyor, ilk başta farkında olmadığın yönlere kayma da söz konusu oluyor :)
R-Roman biraz kalın değil mi, Levo? 600 sayfa?
L-Ne güzel Levo diyosun:)
R-Sulanma lan. Abime söylerim. Hahaha :D
L-İyi be. Kalın değil. Ben daha hızımı yeni almıştım ki macera bitiverdi.
R-Ne kadar zamanda yazdın?
L-Notlarını almak ve yazmak toplamda 6 ila 9 ay gibi bir süre aldı. Bir yandan çalışıyordum bir yandan yazıyordum.
R-Aynı işte misin? Otomobil lastiği satışıyla uğraşıyordun?
L-O iş yürümedi. Bir arkadaşımın dükkanıydı. Zaman içinde artık ayrılmamın daha iyi olacağı bir noktaya geldim.
R-Evet, bazen öyle oluyor. Ben de bir arkadaşımla kısa süreli bir iş macerasına giriştim. Arkadaşını kaybetmek istiyorsan onunla çalışacaksın :)
L-İlla öyle olacak diye bi şey yok ama karşılıklı emek istiyor. Her neyse..
R-Sonra ne yaptın, LEVO :D ?
L-Cızzzzzz.. Haha :) Çizme yok, postal yok! Şaka şaka :) sonrası karanlık. Kaldırım mühendisliği dalında yüksek ihtisas yaptım. Bir çalıştım, iki işsiz gezdim, bunaldım, yoruldum, dibi arayıp durdum ama dip hiç kolay gelmedi.. Denemeler yaptım, öyle yapayım, bunu yapayım, şu işe el atayım, bu yarışmaya tasarım yollayayım derken battıkça battım. Dibi çok aradım, dibe vurayım da dipten güç alıp çıkmaya başlayayım diye çok uğraştım. Zor oldu.
R-Ama olmuş gibi? Öyle mi? Oldu di mi Levent?
L- :D Tam oldu diyemem. Yok, olmadı. Bütün ülke gibi ben de batıyorum, ülkeyle aramızdaki fark onun henüz bunun farkında olmayışı.. neyse.. Siyaseti geçelim, şimdilik geçelim.. Aaa, Nefes alacak kadar su yüzüne çıktığımı söyleyebilirim ama batma mevzusunu kapatmış görmüyorum kendimi. Şu aralar kendimi güç bela yüzeyde tutacak kadar kulaç atabiliyorum, Rüya. Otomotiv sektöründeki bir firmada kalite temsilcisi olarak görev yapıyorum. Gülümsemeye çalışıyorum. Günün ve güneşin tadını çıkarıp anın neşesini yakalamaya, hayattan zevk almaya çalışıyorum. Ama geleceğe dair ne kadar çok umutlanmak istesem de gelecek çok fazla belirsiz. Bugün ve şu andan ötesi benim için yok. Yarınım gelmeden önce benim için yarın diye bir şey yok.
R-Depresyonda mısın sen ya?
L-Geçtiğimiz yıllarda bir ara şişenin dibine vurma misali kabuğuma sımsıkı çekilmiş olabilirim ama şu anda gayet başım dik. Gülümsüyorum :D Sadece bu aralar farkında bir gerçekçiyim, çevremi ve kendimi daha iyi görüyorum. Biraz idealistim, hayalciyim. Bir hayalim var, içimde bir isteğim, bir ülküm var. Ve dünya hayalcilerin hayallerini kolay kolay kabul etmeyen bir bünyeye sahip. Hayata bir bakışım var ve bu yolda kendi yolumda kendi tarzımda yürüyebilmek için çabalıyorum. Ve bu hiç ama hiç kolay değil, yoruluyorsun, umutsuzluğa kapılıyorsun, yere düşüyorsun, tekrar kalkmak için uğraşıyorsun. Yine de bütün acılarına rağmen kendi içinde garip bir huzuru ve mutluluğu olan, garip bir tatmin duygusu olan yalnız, çilekeş bir arayış bu.
R-Susayanın Uyanışı senin kendi felsefeni mi yansıtıyor?
L-Susayan'ın Uyanışı çok kötüye giden bir dünyada iyi kişilerin gidişi değiştirmek için harekete geçmesini, bir yola baş koymasını anlatıyor. Güçlerin birleşmesinin hikayesi bu. Bazen gerçekten inanıp imkansız bir yola baş koyduğunda ardından gelenlerle birlikte bu yolu açabilmenin hikayesi bu. Aksiyon, macera, büyü, entrika, dostluk, karanlık, ışık.. Hepsi var. Düşmanlık da var, merhamet de..
R-Yayıncın Cinius.
L-Evet. Yıllar içinde birkaç yayıncıya dosya gönderdim, telefon açtım, mail attım. Cevaplar olumsuzdu ya da cevap yoktu. Yerli yazarlarla bu aralar çalışmıyoruz, ilk kitabınız, bu tür yayınlamıyoruz, kriz var, yanıt vermiyoruz, yayınlanmaya değer bulmadık, şu aralar çok doluyuz.. Vs. Bir süre epey bir moralimi bozdu bu cevaplar ama sonra Cinius'u çevrede görmeye başladım. Lakin araya maddi şartlar ve başka uğraşlar girince biraz zamana kaldı kitap işi. Sonunda Cinius'la çalışmaya karar verdim ve dosyamı gönderdim. Konuştuk, anlaştık. Destekli Kişisel Yayıncılık denen bu hadiseyle kitabın basım masraflarını üzerime aldım ve gerisini Cinius benim de fikirlerimi alarak kendisi halletti.
R-Kitabını kitapçılarda bulamadım.
L-Benim seçtiğim Cinius yayın paketinde sipariş üzerine basım söz konusu. Şu anda kitapevleri ya da internet alıcıları kitabı netkitap.com'dan (ya da diğer kitap satış portalllarından)sipariş ettikten sonra kitap basılıyor ve adrese gönderiliyor.
R-Satış rakamların ne civarda Levent?
L-Şu anda benim yakın çevreme ücretsiz dağıttığım 50 tanenin ve Cinius'un anlaşma gereği sahip olduğu 100 kitap dışında pek bir hareket yok. Sanıyorum Cinius'un elindeki o 100 kitabın bitmesi bu hızla bir 5 sene kadar alır :)
R-Bu can sıkıcı Levo..
L-Açıkçası aynen öyle. Bir Harry Potter olmayı beklemiyordum doğrusu ama bu kadar da zayıf kalmayı da ummuyordum. Sanırım reklamsızlık vurdu beni.
R-Reklamsızlık?
L-Satın aldığım yayın paketinde reklamı hem önemsemedim, hem zaten o ara elim de biraz sıkışıktı. O kadar paraya bu kadar düdük çalabildik. Şu aralar bir reklam paketi almayı düşünüyorum ama düşünüyorum.. Belki de kitabı doğrudan İngilizceye çevirttirmeliyim ya da daha düşük maliyetle erotik öykü türüne yönelmeliyim? Ne dersin rüya, erotik yazabilir miyim?
R-Bana kur yapmıyosun di mi? :)
L-Abine söylicen mi?
R-Seni artık başka türlü seviyorum Levo :)
L-Biliyorum, ben de öyle hissediyorum. Ama bu hala taş gibi hatun olduğunu söylemem engel değil :D Cidden tam bir katilsin, ne sporu yapıyosun?
R-Yüzüyorum Levo :) Suya bayılıyorum :)
L-İğrenç. Jaws günlerimden bu yana suya karşı bir soğukluk duyuyorum.
R-Yüzme bilmediğindendir :D
L-Sana ne zaman söyledim yüzme bilmediğimi:)
R-Aşk şarabı içmesi hoştur şaşkın, şarap peşinden koşmak boştur şaşkın. Sarhoş olunca çok tatlı oluyosun.
L-Bu röportajın rengi değişmeye başladı Rüya hanım. Kırmızıya dönüyor.
R-Nasıl yani, Levent Bey?
L-Şarap kırmızısı, kan kırmızısı, günbatımı kırmızısı.. Kırmızı işte. Güzel bi renk.
R-Anladımssss.. Ama tam anlamadımssss.. Peki. Bilim kurgunu okudum. Bilim kurgu türünde daha yeni yazıların var. Mesela Diversity Antalya, en yeni Kovan Savaşları öykülerinden birisi. Dilin gelişmiş. Daha akıcı ve daha derli toplu yazıyorsun. Son öykülerine doğru gittikçe Susayanın Uyanışı'ndaki dil ile arasındaki fark hissediliyor.
L-Arada gerçekten zaman farkı var. Belki 6-7 seneye varan bir aralıktan söz ediyoruz. 33 yaşında genç bir yazarım ve yazdıkça değişiyorum. Bu değişimin daha iyiye olması için çabalıyorum.
R-33 genç bi yaş değil Levo. Kendini kandırma lütfen.
L-Yazarlar için genç abisi. Yoksa biz de biliyoz artık bi ayağımızın yavaş yavaş çukurda olduğunu. Hafiften göbek tutmaya başlıyoz sanki, metabolizma hooop yaşlanıyon diyo, rejim diye alarm verdim kendime.
R-Adı ne?
L-Bela mısın arkadaş? :)
R-Yaa, Levo:D Adı ne? Nasıl biri? Güzel olduğu kesin, sen güzelden anlarsın, da.. Nasıl? Anlatsana? :D
L-Yorum yok. No comment.
R-Yaa var ya, hemen yazar havalarına girdin. Hem de bi de daha satmadan. Olm sen bi satmaya başlasan havadan yanına yanaşılmaz :D
L-Hadi len :D
R-Hahaha :D
L-Hahaha :D

R-Levo, izedebiyat.com'da epey bi yazı yazmışsın. Eleştiri ve denemelerinden bir kısmını okudum. Muhalifsin sen be?
L-Ben kendimi hümanist olarak görüyorum. Ben insanın özünü gürletip özgür olmasından yanayım. Hür irade ile seçim yapma hakkını savunuyorum. Barıştan yanayım, ve barışın ucuz olmadığının bilincindeyim. Kapitalizme, sömürüye, materyalizme, aptal pop kültüre, eğitimsizliğe, ayrıcalıklı kitlelere karşıyım. Ben insandan yanayım. Cidden dünyanın en uzak noktasına bu gün 10 saatten kısa sürede ulaşacak teknolojik imkanlara sahipken ve dünyanın suyu-yiyeceği bütün insanlara yetecek ölçüdeyken bugün hala insanlar açlıktan ve susuzluktan ölüyorsa... Bir yerlerde çok önemli bir şeyi kaybettik demektir. İnsanlığımızı kaybettik. Ve herkes dilini de kaybetti. Sus pus olduk. Sesimiz çıkmıyor. Teslim olmuşuz. Korkak olmuşuz. Bize dokunmayan yılan bin yaşasın diyoruz ama fark etmediğimiz o yılanın kararlı biçimde bize doğru ilerlediği. Devekuşu gibi başımızı kuma gömebiliriz ama bu gerçeği değiştirmeyecek. Gücümüzü tekrar keşfetmek zorundayız. Biz güçlüyüz. Sadece sesimizi çıkartıp bağırmaya ihtiyacımız var; "Ben insanım!"

26 Ocak 2011 Çarşamba

İzEdebiyat - Levent - Uzun Yol (1. - 100. Sayfalar)

İzEdebiyat - Levent - Uzun Yol (1. - 100. Sayfalar)

...
Vitalolu fırıncılar için gün başlamıştı. Daha ilk ışığa vakit vardı ama onlar ilk çörekleri ve ekmekleri fırından çıkarmaya başlamıştılar. Fırıncılar meydanı olarak bilinen dikdörtgen meydandaki fırın ve pastanelerden iştah uyandıran güzel kokular gelen sabahın berrak havasına saçılıyordu.
Meydandaki fıskiyeli havuzun kenarına oturmuş ilk taze çöreklerden atıştıran Elvin bu müthiş kokuyla farklı düşüncelere dalmıştı. Taze çörek ve ekmek kokusuna oldum olası bayılırdı. Tıpkı yağmurun ilk damlasıyla ıslanan toprağın kokusunu sevdiği gibi.., çimenlerin kokusunu da çok severdi. Koku deyince hatırladı.. Bir de sevgilinin kokusunu severdi. Başını göğe kaldırdı. Kulaklarında fıskiyenin yumuşak şırıltı sesi vardı. Uçuşan bulutlar seyrekleşmiş, batmış ayın ardından yıldızlar daha bir parlar olmuştu. Bu yıldızlı manzaraya iç çekti Elvin; ne kadar da güzeldi. Her bir tek yıldız o güzel beyaz ve gümüş ışıltısıyla o güzel lacivert üzerinde nasıl da parlıyordu. Güzel, güzel, güzel...
Bir süre sadece bu güzel şeyleri düşündü Elvin. Kokuları, yıldızları, biraz da daha ilk gençliğindeki kısacık cahil mutluluklarını... Gayri ihtiyari yutkundu. Gözlerinden bir nemlenme geldi geçti.
Büyücüler uyanık kişilerdi. Duyuları çevreye karşı çok hassas olurdu. Karanlık ara sokaktan, öteden bir ses yaklaşıyordu. Hızlı, aceleci bir ses. Elvin o yana döndü. Gözlerini kısıp dikkatini verdi.
Küçük bir çocuk. Bu saatte caddede ne işi vardı. Onu tanıyordu. Caddede bulunması artık normaldi. Ama bu acelesini, ürkmüş halini açıklamıyordu. Elvin çörekleri yavaşça kenara bıraktı ve asasının desteğiyle kalkıp ona seslendi.
“Tink!”
Çocuk önce şaşırdı. İrkilmişti. Ama sesi tanıyınca hemencecik bir parça gözle görülür biçimde rahatlamıştı.
“Elvin!” diyerek ona koşuyordu şimdi.
“Genç dostum bu halin ne?” diyerek merakla ama ufaklığı sakinleştiren bir şefkatle sordu büyücü.
“Thallor bunu sana gönderdi Elvin.” Deyip kitabı ona uzattı Tink. Anlatmaya nerden başlayacağını bilemiyordu telaşlı çocuk ama çok beklemeden Elvin On ikinci cilde şöyle bir bakarken hızla anlatmaya başladı. “Bir Armellion rahibi bunu manastırda bulmuş Elvin. Sonra o karanlık şeytanlar peşine düşünce güçbela kaçabilmiş. Kitapçı Phellius’un arkadaşı olan rahip ona geldiğinde ben de Phellius ile birlikteydim. Rahip bize anlatmaya başladı. Ama onlar da az sonra geldi. Phellius onları oyalarken biz ikimiz kaçtık. Korkunçtu Büyücü... Phellius’un evi biz kaçarken şimşek ve ateşlerle.., korkunç çığlıklarla yanıyordu...”
Tink’in yaşlı kitapçıyı sevdiği belliydi. Çocuğun gözleri yaşlıydı. Bütün duygu yükü şu anda bir anda boşalıyordu. Ağlamasına rağmen çocuk anlatmaya devam etti. Elvin ise sorularla doluydu. Ama sadece dinledi... Tink hızlı anlatıyordu. “Rahiple kaçtık.. Zalimfelek’e, Thallor’un yanına getirdim onu. İzimizi kaybettirdiğimize eminim Elvin ama her nasılsa bizi orda da buldular. Rahip kitabı Thallor’a verdi. Armellion rahibi kafirlerin kitabı istediğinden ve İldar’ın umudunun burada gizli olduğundan söz ettiği anda Taverna’nın kapısı parçalandı. Thallor kitabı hemen bana verdi. Gizli çıkıştan gönderdi beni. Seni bulmamı söyledi. Kitabı sana vermemi, bunları anlatmamı söyledi. Kitabı saklamanı istedi. Rogspiller vasıtasıyla haberleşiriz deyip beni yaka paça oradan fırlatıp kaçmamı sağladı. Senin buralarda olabileceğini tahmin ettim. Daha önceki gelişinizde sabahları buralarda gezerken bir iki defa görmüştüm seni” diyerek bitirdi gözü yaşlı Tink. Yaşadıklarının yorgunluğu üzerinden akıyordu.
Elvin bir Onikinci cilde baktı bir de ufaklığa. Aklında düşünceler fırtınalar estiriyordu. Ama Elvin fazla düşünmedi. Bu gece Vitalo'da gerçekten şeytanlar geziyorsa Thallor ve dostlarının ona ihtiyacı olacaktı. Elvin hemen bir muska büyüsünü hazırladı ve ördü. Aklında gerekebilecek bir iki büyüyü hazırlarken fıskiyeye doğru yürüyüp kitabı çok özel bir çanta olan askılı çantasına koydu. Sonra da yönünü hızla Zalimfelek’e çevirdi “Elvin! Nereye gidiyorsun?!” diye şaşkınca sordu Tink “Onlara bir bakmalıyım Tink” dedi. Elvin Gerçekten de yardıma ihtiyaçları olabilirdi.
“Thallor saklanmanı söyledi. Saklanmalısın. O hep doğrusunu bilir. Onu dinlemelisin” diye inledi ufaklık. Yalvarır gibiydi. Geri dönmeyi onun da istediğini biliyordu Büyücü.. Ama Tink Thallor’un sözünden çıkmayı da istemiyordu. Elvin ona gülümsedi.
“Biliyorum, haklısın. Ama yine de gitmeliyim...” diye dönerken büyücü hissetti. Hızla yaklaşan kötü bir güç muska büyüsünün avcı örümceğin ağları gibi hassas dokumasını titreştiriyordu. Elvin gücü ve yaklaşma hızını duyduğu ilk anda ürperdi. Gücün büyüsü ve muska büyüsü çarpışmıştı. İkisi de birbirini hissetmişti.
Yaşlı büyücü genç ejderhaların büyülerinde ve birkaç ermişte bu denli devamlı ve yoğun titreşimler duymuştu sadece. “Kara Ermiş” diye mırıldanırken güçlü birkaç büyüyü aklında sıraladı. Asasını sıkıca kavradı. Ufaklığa döndü. Baktı. Göz göze geldiler.
“Tink. Kaç.”
“Büyücü...” diyebildi Tink. O da yaklaşan karanlığı hissedebiliyordu. “Thallor..?” diye sordu. Sesi buruk ve kırıktı.
“Kaç Tink.. Kaç..” diyerek ufaklığa kederle baktı Elvin. Thallor’un onun kahramanı olduğunu, bir çocuğun kahramanını kaybettiğinde neler hissettiğini biliyordu.. Sonra da tüm dikkatini gelenlere çevirdi. Tink kaçabilirdi ama kitap ve Elvin kalacaktı. Kendisi için geçti. Bir şekilde kitabın izlendiğini tahmin ettiği için Tink’e verip onun hayatını tehlikeye atamazdı. Bu, ufaklığı da öldürmekten başka bir şeye yaramazdı.. Korkusuna rağmen Elvin Ermiş’i karşılayıp onu yenecekti. Tink gözü yaşlı koşmaya başladı.
Elvin olabileceği kadar hazırdı. Korkuyordu. Acılı ve yıkıcı bir kavga olacaktı. Ama sorun bu değildi. Sorun gücünün ona yetip yetmeyeceğiydi. Neler olduğunu öğrenmek istemesiydi. Elvin daha önce bir kez daha bir ermişle karşılaşmıştı. O zaman Ermiş’in gücünü neredeyse tamamını tüketmesine neden olabilmiş ama yine de yenilgiden kaçamamıştı. Onu ölümden kurtaran Ermiş’in sırtından kalbine ulaşan zehirli bir oktu. Gurubundaki yoldaşının isabetli ok atışı o gün onu korumuştu. Ermişlerin güçleri birinden diğerine elbette değişiyordu. Elvin de o günlerden bu yana kendini geliştirmişti tabii.. Büyücü bu Ermiş’in diğeri kadar yada daha az güçlü olmasını umut etti. Ama buna güvenemezdi. En iyi işleyen taktiği uygulayacaktı. Hızla ve bütün gücüyle merkeze saldırı.
Daha fazla düşünmesine vakit kalmadan hızla hareket eden beyaz bir sisin içindeki büyük bir karanlık küre Fırıncılar meydanında, tam karşısında durdu.
Karanlık küre dağılıp sis etrafa yavaşça yayılırken iki silueti seçmeye başladı. Ermiş’in zırhlı olduğunu hissedebiliyordu. Büyülü bir zırh değilse Elvin de hiç bir şey bilmiyordu. Büyüye dirençli zırhlar giyen Ermişler her zaman için rakiplerine karşı daha bir avantajlı olurlardı.
Diğer suret ise uzun boylu ve ince yapılıydı. Elinde uzun, kalın bir kılıç tutuyordu. Büyücü bu ikinci adamın diğer elindeki yüzüğü elin duruş pozisyonuyla değerlendirince tanıdı. Kahramanlar adasında geçen günlerinden gelen bilgi adamın kılıç ustası ve “silahyüzük” kullanıcısı olduğunu söylüyordu.
Elvin’in onları incelemesi gibi düşmanlar da Elvin’i incelemişti. Kara Ermiş’in karanlık sesi ona seslendi. İster şekilde elini uzatmıştı.
“Kitap”
Elvin de verir şekil de elini pelerinin altından çıkararak ileriye uzattı.
“Al onu..”
Büyüsü hızla serbest kalırken Elvin’in elinden akan güç parmaklarından avucuna fışkırıp birleşti. Işıktan mor parıltılı gümüş bir izle şimşek gibi uçtu gümüş ışık topu.. Elvin büyük bir güçle doldurmuştu onu..
Brenken yana sıçrayıp uzaklaşma çabasına girerken Ermiş hızla bir kalkan büyüsü yapmıştı. Saldırı kalkanla çarpıştığı anda bir ışık çaktı Vitalo gecesinde. Beyaz ışık gelip geçerken etraf hala beyazdı. Dondurucu soğuk saldırının etkisiyle kalkan dışında koca bir alan buza bulanmıştı. Soğuk rüzgar patlaması anında çevredeki camlara esen buz ve dolu yağmuru fırın camekanlarını indirmişti.
...